Anasayfa arrow Faaliyetler arrow İzletiler arrow Türkiye'nin Hatıra Defteri: 85 Yıllık Cumhuriyet Serencamı

logo

Duyurular

"Fraktal Düşünceler" Kitapçılarda!

 

 

Dr. Sinan Canan'ın "Bize, bilime, inanca ve kaosa dair" parolasıyla sunduğu

"Fraktal Düşünceler" adlı ilk kitabını D&R ve Ankara Dost Kitabevi'nden edinebilirsiniz.

 Ayrıca internetten sipariş vermek için lütfen tıklayınız...



 

Sunuş yazısı ve kitaptan seçme pasajlar için tıklayınız

Kitabın internet sayfası: http://www.fraktaldusunceler.net

 

Devamını oku...
 

Anketler

Hangi gazetenin veya gazetelerin haberlerine/yorumlarına diğerlerinden daha çok güveniyorsunuz?

Ziyaretçiler

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün12
mod_vvisit_counterDün130
mod_vvisit_counterBu Hafta142
mod_vvisit_counterBu Ay812
mod_vvisit_counterTümü103335
Türkiye'nin Hatıra Defteri: 85 Yıllık Cumhuriyet Serencamı Yazdır E-posta
Yazar Onarımcılar   

 

Nebil Özgentürk'ün yönettiği, 1923’ten 2008’e 85 yıllık Türkiye tarihinin bilinmeyen ya da az bilinen ilginç öykülerinin anlatıldığı "Türkiye'nin Hatıra Defteri" adlı belgeselin ilk üç bölümünün izletisi gerçekleşmiştir.

 

30 Mart 2008, Ankara

 

İzleyici yorumları:

H. Sencer Akdeniz

Sadece izlememek gerek!

Gergin bir belgeseldi. Şu bilindik aslanların, geyikleri öldürdüğü gibi bir belgesel değildi; bu anlamda hayretle izleyemedim örneğin. Hayret edemedim, çünkü az ya da çok bir şekilde kulağımıza gelmiş, zaman zaman da gözümüze sokulmuş gerçeklerdi izlediklerimiz.

Dedemin, babaannemin yaşadıkları vardı orada, görememiş olsam da az çok hissedebildiklerim vardı. Belgeseli hazırlayıp sunan Nebil Özgentürk’ün dediği gibi “Keşke hiç olmasaydı” dediklerimiz vardı.

Elbette güzel şeyler de vardı, “Keşke her gün olsa” dediklerimiz; lâkin öylesine özenle ve belki de üzmek için seçilmişti ki hikâyeler, sevinmeye çok da vakit bulabildiğimi söyleyemem.

“Türkiye’nin Hatıra Defteri” belgesel filmi, 13 bölüm hâlinde hazırlanmış bir belgesel, an itibâriyle de televizyonda yayını sürmekte. İzleti günü ilk 3 bölümünü izlediğimiz belgesel, Osmanlı İmpartorluğu çöküş yıllarını, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlayan zamanları anlatarak başlıyor; kimlik bunalımı, devrim süreci, halk ayaklanmaları, kandırıldığını düşünen halk, halkı ehilleştirdiğini düşünen yönetici zümre, demokratikleşme süreci, “Halka rağmen, halk için” türü kanunlar ve diğerleri...

Belgeselde anlatılanlar üzerine uzun uzun konuşulabilir, yazılabilir; lâkin bunu başka bir yazıya bırakıp, bambaşka bir açıdan belgeselin bana düşündürdüklerini paylaşmak isterim.

Soru şu: “Türk Devrim Hareketleri” adıyla bildiğimiz, duyduğumuz bu süreç, bir kitle hareketi miydi, bir zümre hareketi miydi? Bütün bu “devrim” adıyla bildiğimiz hareketler ideolojik temelli bir halk hareketi miydi, yoksa yönetilenlere “tavsiye” edilen bir eylemler bütünü müydü?

Ülkemizde bu soruya verilecek cevaplar, an itibâriyle ideolojik seçimlerin gölgesinde kalmaya mahkûmdur, bu idrâk engelini görmek için siyâsi gündemi bir kaç gün takip etmek yeterlidir;  denemesi bedâvadır. Sorulan sorular sadece iki cevaplı olarak sorulur ve sorunun muhatabından sadece bir tek cevap istenir. Bu yalnızca bize özgü bir mantık ihlâli değil, ideolojik doz aşımı olan her yerde, her insanda böyledir. Bahsettiğimiz mantık ihlâline bulaşmamak adına, aklımdaki cevaplar yerine, soruları paylaşmak istiyorum. Gönül ister ki, sorulara verilebilecek “kırçıl” cevaplar, soruların muhatabı olduğunu düşünenlerin idrâkinde canlansın, devrim tarihimiz kimsenin ağzında “iyiydi” ya da tam tersi” kötüydü” olarak kalmasın.

Türk müziğinin radyo ve eğlence mekânlarında yasaklanmasına dâir kanunu ele alalım. Bunun “Halk istedi, biz yaptık” ile açıklanabilecek bir halk hareketi, bir halk talebi olduğu savunulabilir mi? Bir halk kendi çalıp söylediği bir şeyin yasaklanmasını ister mi? Özellikle de halkın çalıp söylediği, keyf aldığı, duygularını ifâde ettiği, aşkını dillendirdiği, doğuştan itibâren kulağına işlediği müziğinin yasaklanmasına râzı olur mu?

Ezanın “Türkçe”leştirilmesi, ezanın zaten “Türkçe” olduğunu düşünen bir halk tarafından talep edilebilir mi? “Allah” kelimesini herhangi bir dilin, herhangi bir kelimesinden üstün gören, üstün bilen, üstün olduğuna inanan bir halk, “Allah” yerine “Tanrı” kelimesinin ikâme edilmesine rızâ gösterebilir mi? Bunu talep edebilir mi? Ezan Türkçeleştirildiğinde bile, ezanın makamını değiştiremeyen, yüzlerce yıldır kulağına işlenmiş o hepimizin bildiği ezginin yerine bir şey koyamayan, nihâyetinde ezânın “Her dilde okunabilme” özgürlüğüne kavuşabilmesinin ardından, kendi bildiği üsûle tereddütsüz geri dönen bir halk, böyle bir düzenlemeyi kâbul edebilir mi?

Lütfen, hiç saklamayalım, bu soruların cevapları, kendimizi hangi siyâsi kolun, hangi dalından kabul edersek edelim kendi vicdanımızdadır.

O yüzden sözü kısa tutmalı vesselâm.

Sinan Çetin’in Eric Hoffer’ın “Kesin İnançlılar” kitabının arkasında yer alan bir sözü ile bitirelim: “Dünyadaki bütün kötülükler, birilerinin başkalarının iyiliği için hareket etme hakkını kendinde görmesiyle başlar.”

 

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
Atakan Türk - Izmir   |06-04-2008 01:23:11
Sinan Çetin gibi çektiği filmlerde devlete küfretmeyi misyon edinmiş bir liboştan yaptığınız alıntı ile Atatürk Cumhuriyeti'nin katlini hedefleyen dinci-liboş ittifakına ne de güzel bir örnek teşkil etmişsiniz! Atatürk devrimleri ile Türk milletini geri bırakan Osmanlı zihniyeti bertaraf edilip çağdaş bir ulus inşa etmek için gerekli adımlar atılmıştı, ta ki 50'lerde Cumhuriyetin kazanımlarına karşı-devrim hareketi başlayıncaya dek! Bugün irticaya odak olan siyasiler ve partileri de aynı karşı-devrim hareketinin devamı olarak Türk milletini Araplaştırmakta ve Atatürk'ün yüzlerini dünyaya açtığı Türk kadınlarını çağdışı örtülerle kapayarak beyinlerini hapsetmektedirler. Fakat Cumhuriyetin zinde güçleri ve yargı kurumları onlara gereken cezayı verecektir, bütün Türk düşmanlarına vatan topraklarının yabancı güçlere peşkeş çekilemeyeceğini gösterecektir.

Ulu Önderimizin "fikir babam" dediği Ziya Gökalp'in bu vatan toprağında doğup büyüyen her TÜRK oğlunun ezbere bilmesi gerekli şu şiiriyle bitirmek istiyorum:

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar manasını namazdaki duânın...
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'ân okunur.
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nın.
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok,
Her ferdinde mefkure bir lisan âdet, din birdir.
Meb'üsânı temiz, orda Boşolar'ın sözü yok,
Hududunda evlatları seve seve can verir;
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye,
San'atına yol gösteren ilimle fen Türk'ündür;
Hirfetleri birbirini daim eder himaye;
Tersaneler, fabrikalar, vapur, tren Türk'ündür,
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
Sinan Canan - Ankara  - Ah ah...   |10-04-2008 14:42:06
Atakan Türk'ün yorumuna bakınca;
bir liboştan...
dinci-liboş ittifakına...
Cumhuriyetin kazanımları...
karşı-devrim hareketi...
Araplaştırmak...
Cumhuriyetin zinde güçleri...
yabancı güçlere peşkeş...
her TÜRK oğlunun ezbere bilmesi...

Özetle kin, ötekileştirme, yaftalama, düşmanlaştırma, uçlaştırma...

Böyle bir şeyle söyleşilemez; ama altına yorum yazacak kadar da olsa bu yazıyı okumuş olması benim için zayıf da olsa bir umuttur.

Milletin kafasındaki örtü ile uğraşacağımıza, kendi beyin kabuklarımızı örten, birbirlerine sloganlarla raptedilmiş kat kat bohçalardan kurtulmayı bir denesek ya!..
Velakin, nerede o cesaret, nerede o konforsuzluğa katlanacak yürek...
En büyük düşman önyargılar; bir anlayabilsek...
Selamlar,
Rikkat Meriç - Istanbul  - Birbirimizi Sevmeyi Unuttuk   |11-04-2008 08:17:12
Bir mesel ile başlamak istiyorum izninizle:

“Bir gün veli zatlardan birine sormuşlar, ‘Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?’ diye. ‘Bakın göstereyim...’ demiş veli zat.

Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine, derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş. Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Veli zat: ‘Bu kaşıkların ucundan tutup öyle içeceksiniz çorbalarınızı.’ diye de bir şart koşmuş. ‘Peki...’ demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan…

Bunun üzerine ‘Şimdi...’ demiş veli zat. ‘Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.’

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. ‘Buyurun’ deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki arkadaşına uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

‘İşte...’ demiş veli zat: ‘Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim arkadaşını düşünür de doyurursa, o da arkadaşı tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz, hayat pazarında daima sevgiyi paylaşanlar kazançtadır.’ ”

Sizler de biliyorsunuz, bu toprakların bağrında yetişmiş nice nice kutlu zatlar, yüzyıllardır buna benzer sayısız sevgiye dair meseller yazdılar durdular; hayatlarıyla bu mesellerdeki gibi yaşadılar, yaşattılar.

Fakat günümüze baktığımda, memleketimdeki tartışma gündemlerimiz bu paha biçilemez mirası buruk bir acı ile anmama sebep oluyor. Kalbim acıyor ve bana öyle geliyor ki, Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bektaşların kemikleri sızlıyor, kutsi ruhları boğuluyor bugün bizim meselelerimize şahit oldukça…

Biz böyle değildik. Ne zaman olduk, nasıl olduk? Hoyrat mirasyediler gibi bizlere bırakılan muhabbet iklimini nasıl fırtınalara gark ettik, gül bahçelerini nasıl ot bitmez çorak topraklara döndürdük? Vebalimiz çok büyük, altından kalkabileceğimiz ise meçhul…

Ben, babamın cehaleti nedeniyle ilkokuldan sonrasını okuyamamış ve bunun üzüntüsünü her zaman içimde taşımış bir kadınım. Daha sonradan, eşimin manevi desteği ve yüreklendirmesi ile eğitimimi dışarıdan bitirdim ve şimdi de açık öğretimde üniversite tahsilimi tamamlamaktayım. Gazetelerde ve televizyonda şahit olduğum mürekkep yalamış, aydın olarak nitelenen zatlara nazaran pek çok hususlarda pek çok eksiklerim olduğunun bilgisindeyim. Fakat bu kişiler memleketimiz insanlarına dair öylesine hakaretamiz yorumlarda bulunuyorlar ki, hayretler içerisinde kalıyorum. Göbeğini kaşıyan adam, bidon kafalı ve en son “Sen de mi Brütüs?” dedirtircesine hödük, bakteri, böcek…

Bu yazarlar, muhalefet ve isyanlarının Atatürk’ün izlerinin memleketten silinmek istenmesinden ötürü olduğunu öne sürüyorlar. Ben, Atatürk’ün hiç bir zaman halkına böyle sözler sarf ettiğine dair bir şey okumadım. Her zaman, ahlaksız bir dünya savaşının yıkıntıları arasında yaşam mücadelesi veren bir ulusa umut aşılayan, cesaret aşılayan sözler sarf etti. Hataları yok muydu? Elbette vardır, hangimizin yok ki? Fakat ne atalarımızı hatalardan ve eksiklerden münezzeh görerek onları eleştirilemez kılmak; ne de onların hata ve eksikleri dışında bir şey görmeyerek acımasızca ve hakkaniyete uymayan bir üslup ve tavırla eleştirmek düşünce dünyalarımıza ve hayatlarımıza asla katkı sağlamayacaktır diye düşünüyorum.

Bizler bu topraklarda yüzlerce yıldır farklılıklarımızla iç içe, bu farklılıklarımızı birer zenginlik görerek, Allah’ın “Sizi, birbirinizi tanıyasınız diye kavim ve kabilelere ayırdık.” ilahi beyanına uygun şekilde sevgiyi gönüllerimize kanaviçe gibi işleyerek yaşadık. Ülkemizin ve insanlarının bu hali için zaman zaman “mozaik” ifadesi kullanılmakta. Bu kullanımın son derece eksik kaldığına inanıyorum. Çünkü bir mozaiği oluşturan parçalar birbirlerinden ayrık yerleştirilmiştir ve zoraki bir arada tutulmakta gibidirler. Bizim halimizi en iyi “ebru” benzetmesi karşılamaktadır bence. Renklerin, desenlerin birbirinin içinde ahenkli bir biçimde eridiği, mavi nerede başlar nerede biter, kırmızı nerede başlar nerede biterin net olarak söylenemeyeceği bir ebru. Bunu en iyi kendimden ve ailemden biliyorum. Ben, tesettürlü bir Kürt kadınıyım. Eşim, babaannesi Ermeni bir Türk. İki kızım ve bir oğlum var. Kızlarımdan birisi benim gibi başörtüsü takmakta, diğeri takmamakta. Oğlumun nişanlısı ve ileride zevcesi olacak kızın annesi Kırgız babası ise Rus. Eminim ki, böylesine bir ebru misali birbirine karışmış nice aileler var ülkemizde. Durum buyken, biz nasıl birbirimizle kavga edebiliriz? Ediyorsak şayet, bu kimin oyunudur?

Zor, oyunu bozar derler. Çeteleriyle, bozuk ağızlarıyla üstümüze üstümüze gelseler de biz bu topraklarda yüzlerce yıldır bir arada, aynı Allah’ın yeryüzünde kendisine halife tayin ettiği kulları olarak bu oyunu bozacağız. Buna tüm kalbim ve aklımla inanıyorum.

İhtiyacımız olan şey, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler!” hikmetli düsturunca dualarımızı memleketimiz üzerinden eksik etmemek ve yeise düşmemek.



Hüseyin Sungur-Tarsus  - Cumhuriyet Devrimleri   |16-04-2008 06:36:09
Sevgili Atakan TÜRK ..
Zımnen Sancar Bey'in yazısını, Sinan Çetin üzerinden mahkum etmek istiyorsunuz.Söz ve ifade özgürlüğünüzün zerresine zarar gelmesini istemem.
ANCAK :
Toplumlar,""maalesef"" devlet mekanizması aracılığıyla dönüştürülürler ya da dönüştürülmek istenirler.Tarih,bunun bir dolu örneğiyle doludur.
1--Nazi kültür devrimi! 2--Mao kültür devrimi,1967(!)..
3--Sovyet "bolşevik"" devrimi. VS Vs Vs...

Her toplumun ""maşeri"" bir hafızası//belleği vardır.
Bu YAZILI bir metin değildir.Hiç bir yerde de belgesini bulamayız.BELGESİ,kalplerimizde,gönüllerimizde,dilimizde birikir ;EV içinde ninenizden dinlediğiniz ""KAÇ KAÇ"" hikayeleri ile,babanızın hele de iki kadeh attıktan sonra,NUREDDİN ÇAMLIDAĞ'ı takliden söylediği ""EZO GELİN" mayası ile,akşam filipis radyonun fosforlu kadranları ile gezinirken bulageldiğniz MUZAFFER SARISÖZEN'in "" yurttan sesler""i ile birikir.

Daha da yaşlı olanlardan dinlediğiniz,""CUMHURİYET BAYRAMLARINDA,valilik salonundaki ///baloda/// fokstrot dansları eziyetleri ile bu maşeri hafızanıza,ekler yaparsınız.

Sonra yaşınız büyür,birgün babanız ((1917 doğumlu olup,büyük şair CELAL SILAY,Necip Fazıl,Sait Faik gibi büyük ve kozmik ustalarla söz sohbet etmiş,hukuk öğrencisiyken şiire dadanmış,yazmış lakin yayınlayamamış,kitapsız kalmış bir baba.)) elinde kırık dökük bir ""tanbura"" ile gelir.Sizden,tanburayı öğrenerek,TÜRKÜ çalmanızı ister.
Siz de mandolin bildiğiniz için,kısa bir zamanda,BAĞLAMA öğrenirsiniz.Bu arada SİZ,halkevinde,batı klasiği keman kursu alan,kasabanızın iki adet genç delikanlısından birisinizdir.Kurs vakti geldiğinde,önünden mecburen geçeceğiniz mahallenizin kahvesi,SİZİN İÇİN,sessiz alayların tezgahlandığı,adeta bir sırat köprüsü konumundadır.((( 1965,66,67 TARSUS)))
Ağlaya ağlaya geçersiniz,KARŞI KALDIRIMDAN.

İLBER ORTAYLI Hoca'nın, İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI nın,33. sayfasından başlayan ikinci bölümünü,kalpten okursanız,arzetmeye çalıştığım çelişkilerin TARİHSEL MADDİ MANEVİ köklerini, çok daha iyi görürsünüz.

Mersin'de yaşayan,besteci NÜVİT KODALLI var,2007 CUMHURİYET konserine gittik,CUMHURİYET KANTATı seslendirildi.

Şimdi,bu ülkenin ortalama vatandaşından,yüzde kaç KANTAT keyfiyetini anlar!

Ya da NÜVİT KODALLI,cumhuriyet kantatı değil de,CUMHURİYET KOÇAKLAMASI,GAZELİ gibi,yerli ruhlu bir eseri,üstelik de SENFONİK bir üslupla besteleyemez miydi!

Yani KANTAT deyince,SANAL olarak,bir anda UYGARLIKta merhale mi katettmiş oluyoruz!

sevgiyle kalınız...
Erol TÜZGEL İZMİR  - Bir Cumhuriyet kurmak   |12-05-2008 06:54:57
Herkes olayı kendi açısından yorumlar, daha doğrusu samimiyetle yorumlamalı. Dedesi Milli mücadelenin tüm zorluklarından nasibini almış bir kimsenin yorumunun, asker kaçağı olan ve bu nedenle cezalandırılmış bir kimsenin ahfadının farklı yorumlaması kaçınılmaz bir durumdur. Bu ezan konusunda olduğu gibi folklorun ihmalinde de, Rauf Beyin saltanatın "Nan-ü nimetinden" yararlanmış olmak nedenine kadar böyledir. Duyguların kanaat ve kararlar üzerindeki etkisini unutursak, birbirimize yabancılaşır, kontrol edemediğimiz kamplara bölünürüz. Bizans'ın(Doğu Roma) fethi sürecindeki Osmanlı'nın Papalığa tercih kamplaşmasında, toplumun rasyonel bir tercih yaptığı söylenebilir mi? Günümüzde açıkça emperyalizme tekapu edenleri tercih eden %46.6 seçmen de aynı reaksiyoner akıl dışılığa maruz gözüküyor. Efendim "Elitler halkı hakir görürdü." iddiasının gerçekle uyuşmadığı, şayet doğru bir tesbit olsaydı, elit kesimin yurdun ücra köşelerinde ziyan sebil olmaması gerekirdi. Ülke sanki 58 yıldır batı yanlısı, bağımlı olmayı güven unsuru gören siyasi kadrolarca yönetilmekte değilmişçesine gibi hala, İsmet Paşa despotizmini başarı engeli olarak sunmanın politika yapmakla ilgisi olamaz. Fransız devrimcileri, ilkelerini yerleştirebilmek uğruna neler yaptılar? Galiba bizim devrimlerimizin de noksanı bunlar olsa gerek.
Yorum yaz
Ad Soyad - Sehir:
E-posta:
 
Baslik:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >