|
"Dünyaya dair olup da, yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur." ONARIMCILAR ne anlama geliyor? Neyi onarıyorsunuz?
Onarımcılığı, bir nevi toplum ve insanlık hekimliği olarak tanımlıyoruz. İyi ve güzel olandan sapmanın görüldüğü her yerde Onarımcılar’a iş düştüğü kanısındayız. Bir şeyleri yaparkenki en temel düsturumuz, tıp ilminin kadim PRIMUM NON NOCERE! – ÖNCE, ZARAR VERMEYECEKSİN! deyişi. Yani, bir rahatsızlığı iyileştirmek gerekir ama önce canlıya zarar vermemek önemlidir. Neyi onarıyoruz; en başta kendimizi.
İyi ve güzel olan diyorsunuz. Peki, bir şeyin iyi ve/veya güzel olup olmadığının ölçüsü ne?
Her şeyde sonsuz bir göreceliğin insanı ve insan topluluklarını çözülmeye götüreceği, bunu önlemek için de medeniyetin, ezeli ve ebedi, kadim birtakım değerlerin üstünde yükselmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bir şeyin iyi ve/veya güzel olup olmadığı, bu kadim değerleri ne derece kapsadığına bağlı olacaktır. Nedir bu kadim değerler?
Akıl, Ahlâk, Adalet, Adap ve Aşk. ‘Akıl’ olmazsa olmaz koşulu insan olmanın, ama tek başına yeterli değil. Çünkü ‘ahlak’ın denetiminde olmayan aklın eninde sonunda kötülüğe sapması kaçınılmaz. ‘Adalet’ ahlaki değerleri onurlandırmanın yegâne yolu. Özgürlüklerden çok daha önemli, çünkü ahlaki değerlerin şekillendiremediği özgürlükler de, tıpkı akıl gibi, kötülüğe bükülebiliyor. ‘Adap’, akıl-ahlak-adalet üçlüsünün yöntemi. Ve ‘Aşk’…. İnsanoğlunun bekasının sırrı, Dünyayı her gün, yeniden kuran güç….
Bu kadim değerleri hayata taşırken Dürüstlük-yani özü sözü bir olmak; Yiğitlik – yani zorluğu ve imkânsızlığı ilkesel olarak reddetmek; bu kadim değerlere Sadakat; bu değerleri uygulamada Nezaket ve en önemlisi Denge. Denge, ‘Ayağı Yerde, Başı Bulutlarda’ dediğimiz mertebe. Ayağı yerdelikten gerçekçiliği, mücessem ve kadim değerlere adanmışlığı anlamalısınız. Akıl, Ahlak, Adalet, Adap gibi. ‘Başı bulutlarda’ olmaktan ise, özgürlüğü, tazeliği, yaratıcılığı, düşünülmeyeni düşünmeyi, Aşk’ı.
Aşk içermeyen Akıl, Ahlak, Adalet ve Adap öğrenmeyi zorlaştırır, dogmaları artırır, bağnazlaştırır. Kişinin kendi düşünce sistemini sorgulayamamasını, kendi tertiplerine yenik düşmesini, yeniye ve dönüşüme kapalı olmasını getirir. Öte yandan, Akıl, Ahlak, Adalet ve Adap içermeyen Aşk, yüzeysellik, muğlâklık, fantezileri yaşanmış gerçeklermiş gibi algılama, sunma, delilsizlik, dillendirilen inancın yaşama geçirilemiyor olması, uçukluk, ciddiyetsizlik gibi tuzakları içerir.
En başta kendimizi onarıyoruz dediniz. Neden birlikte? Herkes bireysel olarak kendini onarma yolunda ilerleyemez mi?
Neden olmasın? Ama “bol zaman” gibi bir lüksümüz yok. Kısıtlı bir ömrümüz var nihayetinde. Türkiye’nin büyük bir entelektüel potansiyele sahip olduğuna inanan bizler, bir nebze de olsa bu ‘saklı’ cevheri açığa çıkarmak, bu cevherin ışığıyla ‘aydınlanmak’ ve ‘aydınlatmak’ amacındayız. Bilimlerden bilgeliğe uzanan yolda rehberimiz akıl-ahlak-adalet-adap-aşk ilkeleri, lokomotifimiz hikmet sevdasıyla dopdolu olan kalbimiz, ümidimizin kaynağı cesaretimiz ve kararlılığımızdır. Gönülden gönüle dostane bir birliktelikle, her birimizin bilgi ve tecrübelerinden ortak istifadeyle bu sürecin aşamalarının daha hızlı alınacağını düşünüyoruz. İmece usulü yani. Kaldı ki, komşusu açken tok yatan bir Onarımcı da olamaz, bu yüzden Onarımcılar kendilerini onarım yolundaki keşiflerini diğer insanlarla zaten paylaşacak ve keşif alışverişine gireceklerdir. Fakat elbette aslolan bireysel gelişme ve aydınlanmadır. Kendimizi onarmaya verdiğimiz önem de, Allah’ın bir toplumun maruz kaldığı şeyleri onlar iç dünyalarını değiştirmedikçe değiştirmeyeceğine duyduğumuz inançtan gelmekte. Zaten kişiler değişebilirse, her şey değişebilir…
Üsluba gelince, tartışmadan ziyade sohbete ve istişareye dayalı bir iletişim adabını benimsiyoruz. Bu iletişim metodunda, fikirleri kabul ettirmekten ziyade dinlemek ve anlamaya çalışmak esastır. Farklı fikir ve kanaatlerin varlığını bir zenginlik olarak görüyoruz. Onarımcılar, bu zenginliği yekdiğerini anlamaya çalışarak paha biçilmez bir servete dönüştürmeye teşne insanlardan oluşur.
Türkiye özelinde düşünecek olursak, diğer siyasi-kültürel oluşumlardan temel farkınız ne?
Türkiye’de adı konmamış yüzlerce kült var ve bunların her birinin ölümüne savundukları kurtuluş reçeteleri. ONARIMCILAR’ın hazır ve sabit bir reçeteleri yok. Yok, çünkü ONARIMCILAR’ı bir araya getiren, Kaos’un bir anlamı olduğu ve düzenin ancak ondan ortaya çıkabileceği, kendiliğinden kurulabileceği bilgisi. Kültlerin aksine, biz Kaos’un Ezeli ve Ebedi Gerçeklik’in bize açılan yüzlerinden birisi olduğunun farkındayız. Başta insan toplumları olmak üzere, dinamik sistemlerin hayal bile edemediğimiz girift kurallara göre çalıştığı bilgisiyle donanımlıyız. Kaos’la herhangi bir kavgamız yok, çünkü gerçekte ne olduğunu bilme bahtiyarlığına sahibiz. Kısacası biz, kervanı yolda düzenlerdeniz.
Ama illâ ki bir düşünce sisteminden bahsedilecekse, sonsuza kadar onarılan bir “yol”dan bahsedilebilir ancak. Yeni bulgular doğrultusunda her an onarabileceğimiz bir yaşam yoludur bu. Sonsuz Revizyon da denebilir. Son tahlilde, zaten hayatın kendisi de bir akıştır.
Her an onarılan bir “ideoloji” mümkün mü?
“İdeoloji”den muradınız yaşayakalmaya elveren bir tasarım ise mümkün. Biyolojik bedenin iç şartlarını çevre şartlarından bağımsız olarak sürekli sabit tutarak hayatta kalmaya imkân veren dinamik denge anlamındaki “homeostasis” kavramına benzer bir ideolojidir bu. Kendimizi ve kâinatı her an, sürekli ‘Okuma’ yoluyla edindiğimiz yeni bulgular doğrultusunda onarabileceğimiz bütüncül bir ideoloji. Bütüncül ideolojiden kastımız; dehanın kendisini oluşturan şartlardan tecrit edilemeyeceği gerçeğidir. Dehada, pencere pervazında büyüyen sardunyanın bile payı olduğunu söylüyoruz. Bu gerçeği teslim etmezseniz sonuç yobazlık, baskı ve son tahlilde atomizasyondan kaynaklanan bilgi tıkanması olacaktır.
Kaos istenmeyen bir durum değil midir?
Bu, “kaos” kelimesinden ne anladığınıza bağlıdır. Biz yanlış kullanımıyla “kargaşa” anlamındaki kaosu kastetmiyor, evrenin işleyişinin temeli olan ve düzen dediğimiz zihinsel benzeşimi doğuran Kaos’tan korkmamaya çalışıyoruz. Fiziksel anlamıyla Kaos, Ezeli ve Ebedi Gerçeklik’in bize açılan yüzlerinden birisidir. İstisnai bir durum, hiç değildir. Dinamik sistemlerin işleyiş biçimi olduğu idrak edildiğinde, Kaos’u engellemek, doğrusallığa dönüştürmek gibi bir meselenizin olamayacağının farkına varıyorsunuz. Kâinatla ahenk içinde yaşayakalacaksanız, Kaos’u hükmünü icra edebilmesi için serbest bırakmanız gerektiğini anlıyorsunuz. ONARIMCILAR, yaşamlarını Kaos’un ve kendi kendisini oluşturan düzen’in, canlı sistemlerin birbirlerini tamamlayan iki unsuru olduğu bilgisinin üzerine kuruyor. Kadim bir deyiş; “Tahta ateşi, ateş külü, kül toprağı, toprak madeni yaratır. Maden döner toprak olur, tahtayı yaratır. Su ateşi söndürür, ateş madeni eritir, maden tahtayı keser, tahta toprağa karışır, toprak suya karışır…”
Onarımcılar milliyetçiliğin neresinde?
Hiçbir ulusun yaşam biçiminin diğerininkinden daha temel, dolayısıyla daha vazgeçilmez, dolayısıyla daha üstün olduğunu düşünmüyoruz. Biz dahil bütün milletlerin, gezegenimizin huzur ve esenliğine dönük hasletlerinin tümünü benimsiyoruz. Onarımcılar, yeryüzünü işbirliği içinde yaşayan simbiyotik parçalardan oluşan tek bir canlı organizmaya benzetmektedir.
Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eserinden bir alıntıyı eklemek istiyoruz: “Konuştuğunuz bütün bu şeyler... ‘başı sonu düşünülmüş, olası tüm soruların cevapları hazır, matematiksel hesapları inceden inceye yapılmış yeni bir ekonomi-politik…ve bu yeni ekonomi-politiğin bütün meseleleri göz açıp kapanıncaya kadar halledeceği, Kristal Saraylar kuracağı…’na dair konuşmalarınız…İyi de, bizi bu sabırla kotarılmış, akıl işi düzenlemeye sıkı bir tekme atmaktan alıkoyan ne? Neden bu hesapları, logaritmaları bir kenara fırlatıp, kendi hayatlarımızı paşa gönüllerimizin arzu ettiği gibi sürdürmeyelim?..İnsanın kendi özgür ve bağımsız iradesi…ne kadar vahşi olursa olsun kendi kaprisi…ucu deliliğe kadar da gitse kendi istekleri…En iyi ve en büyük doğrular bunlardır. Bu doğrular, hiçbir sınıflandırmaya girmedikleri için kaale alınmazlar ama sistemleri ve teorileri cehenneme yollayanlar da onlardır.”
Eğer toplumu değiştirmek istiyorsanız, öncelikle kendi düşünce biçiminizi değiştirmeniz gerekmekte. Ve Onarımcılara göre düşünce biçiminin değişmesi, hamamın sabit kalıp tellâkların değişmesi değil; hamamın değişmesidir. İnsanlık tarihinin, Kuantum fizikçileriyle sufî tayfasının el ele olduğu bu büküm noktasında, top Malazgirt’ten bu yana ilk kez ayağımızda. Bu kısmetimizin farkında olmalı ve ona göre mevzilenmeliyiz.
|