| "Fraktal Düşünceler" Kitapçılarda! |
|
Dr. Sinan Canan'ın "Bize, bilime, inanca ve kaosa dair" parolasıyla sunduğu "Fraktal Düşünceler" adlı ilk kitabını D&R ve Ankara Dost Kitabevi'nden edinebilirsiniz. Ayrıca internetten sipariş vermek için lütfen tıklayınız...
Sunuş yazısı ve kitaptan seçme pasajlar için tıklayınız! Kitabın internet sayfası: http://www.fraktaldusunceler.net
|
|
| Devamını oku... |
| AKP İddianamesinin Düşündürdükleri |
|
|
| Yazar Alev Alatlı | |||||||||||||||||||||||||||||||
|
BİR DE SİZ TARTIN Hukuk, hele de Anayasa hukuku gibi derya deniz bir alanda hariçten gazel okumanın saçma, hatta edep-dışı olduğunu bilmez değilim. Buna karşın, madem ki hukuk, topluma malolmuş ahlâk anlayışının üzerine bina edilir, madem ki, Anayasa’nın 138. maddenin 1. fıkrası, kanun ve hukuka değil vicdani kanaate vurgu yapar, madem ki Türk Medeni Kanunu vicdan ve ahlâkın hukuk kurallarının gereği ve emri olduğunu belirtir, şu halde, toplumun benzer ahlâk anlayışını paylaşan bireylerinin hukuk alanında çalışan Sayın Yalçınkaya gibi bir uzmanın görüşlerini irdelemeleri meşru ve gereklidir diye düşünürüm. Sayın Yargıtay Başsavcısının, Başbakan Erdoğan’ın “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçleri” başlıklı 61 maddelik bir listesi var. Bu liste, Sayın Yalçınkaya’nın “Adalet ve Kalkınma Partisinin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği anlaşıldığından” şeklindeki söylemiyle “temelli kapatılmasına karar verilmesi istemi” ile açtığı davanın iddianamesinin önde gelen “tesbitler”ini ihtiva ediyor. Benim “hariçten” değerlendirmemde gördüklerim şunlar; bir de sizlerin gözden geçirmesi iyi olur kanısındayım.
İddianame Tam Metni ==> AKP'nin İddianameye Cevapları ==> AKP'nin Savunmasına Dair Başsavcı Mütalaası ==>
İddia (1): “Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003 yılı Mayıs ayında Malezya’ya yapmış olduğu gezide bu ülkede yayımlanan News Straits Times adlı gazeteye ‘‘Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’ demiş olması “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamındadır.” İddianın düşündürdükleri:
İddia (2): “Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan Özkaya’nın ülkede yaşanan gelişmeleri ve gidişatı da gözeterek 2003 Yılı Adli Yıl açılış konuşmasında, “…Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle İslami devlet kurmak isteyenlerin amaçları aynı…" şeklindeki tespitine, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın " …Siz bir dinin mensubuysanız, farklı bir dinin mensubunun olduğu alana giremezsiniz. İnancınızın gereği neyse, bu inanca saygı duymak yönetimlerin görevidir(…) Kaldı ki, şu anda yaşanan süreçte gerek Türkiye’de, gerek Batı’da, gerek Dünya’da tamamıyla dinlere saygılı olan bir anlayışın egemen kılınması, aynı şekilde düşünceye ve örgütlenmeye saygılı yapıların, özgürlüklerin oluşmasına fırsat verilmesini devamlı olarak imkânını hazırlıyor. Biz de böyle bir gayretin içindeyiz …" diye beyanda bulun/muş/ olması (Ek.2) “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamındadır. İddianın düşündürdükleri:
2) İddianamenin “Kapatma nedeninin hukuksal yönden irdelenmesi” başlıklı bölümün dokuzuncu paragrafında Sayın Yalçınkaya’nın “Batı aydınlamasının da temeli olan lâikliğin, insana, dine saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaşlaşmayı gerçekleştirmiştir” şeklindeki saptamaları ile Sayın Erdoğan’ın “İnancınızın gereği neyse, bu inanca saygı duymak yönetimlerin görevidir(…)” ifadesinin aynı ilkeyi seslendirdiği açıktır. Aynı şekilde, Erdoğan’ın “Kaldı ki, şu anda yaşanan süreçte gerek Türkiye’de, gerek Batı’da, gerek Dünya’da tamamıyla dinlere saygılı olan bir anlayışın egemen kılınması, aynı şekilde düşünceye ve örgütlenmeye saygılı yapıların, özgürlüklerin oluşmasına fırsat verilmesini devamlı olarak imkânını hazırlıyor. Biz de böyle bir gayretin içindeyiz …” cümleleri “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamında yer aldığı iddiası bence zorlamadır. İddia (3): “Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ’un imam hatip lisesi mezunlarıyla ilgili askerlerin rahatsızlığını ortaya koymasından sonra, Üniversitelerarası Kurul üyesi profesörler ve Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile görüşen Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 16.10.2003 tarihinde yazılı basında yer alan ifadesinde, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in acil olarak çıkarılmasını savunduğu imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişini zorlaştıran katsayı engelini ortadan kaldırması amacıyla YÖK Yasasında yapılacak değişikliğe ilişkin tasarıyı “acelemiz yok” diyerek geri çektiklerini bildirdiği, tasarının TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç tarafından YÖK Yasa taslağı içerisinde değerlendirilmek üzere alt komisyona gönderil/mesi/ (Ek.3) “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamındadır. İddianın düşündürdükleri:
İddia (4): “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 29.05.2004 tarihinde Oxford Üniversitesinde yaptığı konuşma sonrası verdiği demeçte imam hatip liselilerin önünü açan YÖK Yasası'nı laikliğe aykırı olduğu gerekçesiyle veto eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e "Bu okullar çok partili dönemden beri var. Dün laikliğe aykırı değildiler, bugün niye aykırı oldular? Bunun laiklikle alakası yok" …"Normal liselerde okutulan birçok ders İHL'de de okutuluyor. Ayrıca din dersi için de bir yıl fazla okuyorlar. Bu tür bir eğitim almak laikliğe aykırı mı?” diye söylediği, "Son 5 yılda bu yasağı koymak hangi adalet duygusuyla bağdaşır?" "Sizin için ılımlı İslamcı deniyor. Biz Avrupalılar bu tanıma şaşırıyoruz. Hem İslamcı hem laik birbiriyle nasıl bağdaşır?" sorusuna "Ilımlı denilince, ılımlı olmayanı varmış gibi oluyor. Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey konulamaz. Bu İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir. Laiklik çok farklı bir konudur. Laik olduğumuz Anayasa'da belirtilmiştir. İnsanlar dini gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana tanım olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz." yanıtını(Ek.4) vermiş olması “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamındadır. İddianın düşündürdükleri:
Keza, "Sizin için ılımlı İslamcı deniyor. Biz Avrupalılar bu tanıma şaşırıyoruz. Hem İslamcı hem laik birbiriyle nasıl bağdaşır?" sorusuna "Ilımlı denilince, ılımlı olmayanı varmış gibi oluyor. Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey konulamaz. Bu İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir. Laiklik çok farklı bir konudur” şeklindeki cevabının “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamına alınması da bence şaşırtıcıdır. Çünkü, herşeyden önce laik bir devletin başsavcısı, başbakan da olsalar, bireylerin mensup oldukları dinleri algılama biçimlerini sorgulama yetkisini haiz olmasa gerekir. Keza, başbakan ya da değil, Müslüman olduğunu ifade eden birisinin günümüzde hararetli tartışmalara konu olan “light” ya da “ılımlı İslâm” şeklindeki tanıma ilişkin düşüncelerinin Anayasa ihlâli ile ne gibi bir ilişkisi olduğunu anlamakta güçlük çekmekteyim. Erdoğan’nın ya da başka bir vatandaşın, “light” sözcüğünden ne anladığı, ne tür bir İslam tanımını benimsedikleri, mezhepleri, günah sayıp saymadıkları davranış biçimleri gibi dinsel alana ait konuların laik bir devletin savcısının iddianamesinde yeri olamaz diye düşünürüm. İşaret etmek istediğimi bir uç örnekle açıklamaya çalışayım: diyelim ki başbakan Alevidir, ve yabancı basın mensubuna “...Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey konulamaz. Bu İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir...” şeklinde bir cevap vermiştir. Sayın başsavcı bu durumda ne yapardı? Başbakanın bu cevabının İslâm fıkıhına uygunluğunu araştıracak hali olamayacağına göre, iddia kendiliğinden düşmüş mü olacakdı? Kaldı ki, Erdoğan’ın “Laik olduğumuz Anayasa'da belirtilmiştir. İnsanlar dini gereklerini böylece yerine getirebilir” beyanının da laiklik ilkesine aykırı olmak şöyle dursun, onayladığı açıktır. Sayın Başsavcı, meğer ki “Laiklik, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir” şeklindeki evrensel tanım ile “İslâm’ın bir din/inanç sistemi’ olduğuna itiraz etsinler, Erdoğan’ın “İslam ile laikliği yan yana tanım olarak getirmek yanlış olur” tesbitine katılmak durumundadırlar. Öte yandan, birey ve din arasındaki ilişkilere değil, devlet ve din arasındaki ilişkilere temel sağlamaktadır. Dine bağlı devlet “teokrasi;” dine bağlı birey “dindar” olur. “Din konusunda kendisi tarafsız olup, mensupları bir dini taşımakla birlikte kendisi devlet olmakla hiçbir dini özellik göstermeyen ve hiçbir din ayini yapmayan ve kendi namına yaptırmayan devlet”(1) laik, “hiçbir dini özellik göstermeyen ve hiçbir din ayini yapmayan ve kendi namına yaptırmayan” birey ise agnostik ya da ateist olarak tanımlanır. Bu bağlamda, Erdoğan’ın “Kişiler laik olmaz” tesbiti tanım gereği yerinde bir tesbit olup, “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamına girmese gerekir. (1)Leon Duguit 1859-1928; Fransız hukukçu, Bordeuax Hukuk Fakültesi dekanı İddia (5): “RP İstanbul İl Başkanı olarak Ümraniye'de 1994 tarihinde yaptığı konuşmanın kasedinin Kanal D'de yayınlanması üzerine Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22.08.2001 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan açıklamasında, söz konusu konuşmayı günün şartları içinde, üyesi bulunduğu partinin söylemleri ve disiplini gereği gerçekleştirdiğini ifade ederek, “Bazıları laikliği din gibi algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman olunamaz. İnsan iki dine mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve fertlerin değil, devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir tasarruftur. O manada söyledim" (Ek.5) demiş olması “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamındadır. İddianın düşündürdükleri: Sayın Başsavcının gönderme yaptığı 1994 konuşması şöyle: “1 Kasım bir dönüm noktasının adıdır. Zafer değil. Zafer böyle yakalanmaz. Şu anda daha henüz bir yoldayız. İnanıyorum ki yeşil ışıklar gözükmüştür. Fakat biliniz ki oraya kadar daha çok işaretler var. Ama inanıyorum ki, zafer Allahın lütfuyla er geç bizim olacaktır. Çünkü, vahi ilahi böyledir bunun işaretleri gözüküyor. Biz Cezayir gibi olmayız. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allahın izniyle." Sayın Erdoğan’ın “gibi olmayız” dediği Cezayir ise, 1991 seçimlerinin ilk turunda oyların %55’ini İslâmi Kurtuluş Cephesinin (FIS) alması üzerine ordunun yönetime el koyduğu, 6,000den fazla olduğu söylenen FIS mensubunu tutuklattığı, 1992 Mart’ında Parti’yi tamamen kapattığı Cezayir. Anlaşılan o ki, Erdoğan, 1994’de İstanbul İl Başkanı olduğu Refah Partisi seçmenine kendilerine oy vermekten korkmamalarını, Refah’ın iktidara gelmesi halinde Türk Ordusunun Cezayir Ordusunun yaptığını yapmayacağını söylüyor. Bunun nedeninin de FIS’ten farklı olarak Refah Partisinin “hazmettire hazmettire” geliyor olması olduğu anlaşılıyor.
Yukardaki paragrafta altı çizili cümle, Sayın Başsavcının italik-bold hurufatla vurguladığı cümle. Din bağının önemli olmadığı bilimsel olarak kanıtlanmış bile olsa, bu cümlenin nasıl olup da “laiklik ilkesine aykırı demeç” sayılabildiğini anlamış değilim – tabii, laiklikten anladığımız “devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir” olduğu sürece. Kendi adıma “Bizdeki etnik unsurları birbirine bağlayan önemli bir din bağı vardır” cümlesini tarihsel ya da sosyolojik yorumdan öte algılamıyorum. Bununla beraber, Sayın Başbakan’ın Türkiye’ye ilişkin açıklamalarında eski Yugoslavya, yani, 1946 sonrası adıyla “Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti,” 1992’den sonraki adıyla “Federal Yugoslavya Cumhuriyeti”ni referans almış olmasını elma-armut benzeştirilmesinden daha anlamlı bulmuyorum. Zira, eski Yugoslavya, adı üstünde, Sırbistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Kosova’nın tamamı ile Slovenya ve Hırvadistan’ın büyük bir kısmına kaplayan bir federasyondu. Herbiri bir sosyalist cumhuriyet olan bu ülkelerin farklı başkentleri (sırasıyla, Belgrad, Sarayova, Titograd/Podgorika, Priştina, Lubliyana ve Novisad) farklı etnik kimlikleri, farklı dinleri ve farklı dilleri vardı; hatta ülkenin resmi dili Boşnakça-Hırvatça-Sırpça üçlüsüydü. Bugünkü Yugoslav’da bile Sırplar, Macarlar, Romenler, Yugoslavlar, Boşnaklar, Karadağlılar ve diğerleri olmak üzere ondan fazla farklı dil konuşan, Ortodoks, Katolik, Protestan, Müslüman ve kayıtlı ateistler gibi farklı inançları olan halklar, dilerseniz milletler, vardır; eskiden olduğu gibi bugünkü Yugoslavya da derlenmiş bir ülkedir. Bu niteliği ile Türkiye Cumhuriyeti şöyle dursun, resmi dili ve dini tek olan Osmanlı İmparatorluğu ile bile aynı kefeye konulması hatalıdır. Yine de, bir siyasi parti liderinin, hatta başbakanın tarihsel ya da sosyolojik yorumlarında yanılıyor olması, anayasayı ihlal ettiği anlamına gelmese gerekir. Öte yandan, Sayın Başsavcıyı asıl sinirlendirenin 1920’den bu yana “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” oluşturma savaşı veren Türkiye Cumhuriyetinde sayılamayacak kadar çok “etnik unsur”un varlığının bizzat ülkenin başbakanı tarafından kabul ve ilân edilmiş olması olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Sayın Başsavcı, ola ki, her ne kadar dillendirmemiş de olsa Sayın Başbakanın “ortak din olmasa bunlar dağılırlar” şeklinde bir imada bulunduğunu düşünüyordur. Ve belki de haklıdır. Gelin görün, benim hukukçu olmayan kafam, “devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını”ilkesinin ihlâlinden bahsedilince kanıt olarak yazılı ya da değil ama ille de harbi demeç ya da icraat görmek istiyor ki, ikna olsun. Şu “etnik unsur” tanımının, ne bir siyasi, ne de bir adli sistem mensubu tarafından kullanılmasının anlamlı olmadığı da meselenin diğer yanı. “Etnik unsur” halk değildir, millet hiç değildir. “Etnik unsur” hemen her zaman kökü belirsiz bir geçmişe uzanan bir soy-sop, ırk, kavim mitinden ibarettir. Örneğin, İngiliz kökenli Amerikalıların “etnik” kökenleri Germen de olabilir, Ango da, Sakson da. Keza, Alman kökenli Rusların kökenleri Frenk de olabilir, Germen de, Nordik de. Biraz daha ittirirseniz, Aryan da olabilir, Slav da; böyle binlerce örnek verilebilir. Diyeceğim, “etnik unsur” kavramı hemen her zaman politik bir kavram olup, milletleri birleştirmek ya da bölmek üzere kullanılagelmiştir. Hal buyken, Sayın Başbakan’ın Türkiye’nin dini bütünlüğünü vurgulamak ihtiyacını neden duyduğu da ayrı bir mesele. Olası bir açıklama kendisinin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla konuştuğu kentin adının “Christchurch” yani, Ædes Christi, yani “İsa’nın Evi,” anlamına gelmesi olabilir mi diye merak ediyorum. Christchurch, İngiliz Kralı VIII. Henry’nin lağv ettiği en eski manastır-kiliselerinden/dergâhlardan birisinin adıdır. Ve ziyaret ettiği kent, 1850-1851’de Christ Church dergâhının Yeni Zelanda’ya göçen İngiliz müridleri tarafından kurulmuştur. Yani, “Medine” ne kadar İslâm’ı çağrıştırıyorsa “Christchurch” kenti de o kadar Hıristiyanlığı çağrıştırır. Ola ki, böylesi bir zımni savunma ortamında bu tarz bir üstenci konuşma yaptı - kimliğimiz gereği herhangi birimizin yapabileceği gibi. İddia (7): “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Avustralya’nın Sydney kentini gezerken, “Herkes kendi kimliğiyle övünebilir. Bu onun en doğal hakkıdır. Kürt Kürtlüğüyle, Türk Türklüğüyle, Çerkez Çerkezliğiyle, Laz Lazlığıyla övünebilir. Etnik kimlik anlamında söylüyorum. Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır. Bu ortak paydadır”...”Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” (Ek.7) demiş olması “laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçler” kapsamındadır. İddianın düşündürdükleri: Yukardaki paragrafta altı çizili cümle, Sayın Başsavcının italik-bold hurufatla vurguladığı cümle; açık mavii olan da benim. Açık mavi olan, Sayın Başsavcının duymak istediği cümle olmalı. Bu cümle, önceki iddiayı (6) da zayıflatan bir cümle: “Bizdeki etnik unsurları birbirine bağlayan önemli bir din bağı vardır... Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.” Gelelim altı çizili cümleye: Diyelim ki, bu topraklarda yaşayan hiçbirimiz “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır” inancını paylaşmıyoruz; diyelim ki, “ayrıma ne gerek var” inancına da katılmıyoruz, “o üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” şeklindeki temenniyi de çağdışı hatta saçma buluyoruz – Ve fikir özgürlüğünü savunan, demokratlarız! İster bir parti başkanı, hatta başbakan olsun, inanç özgürlüğü diye bir kural yok mudur? Başkanının inancını dillendirmiş olması, partisinin kapatılmasıyla tehdit edilmesi için yeterli ve yasal bir gerekçe olabilir mi? Bence olmaz.
Powered by !JoomlaComment 3.20
3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|